|
MENÜ
Anasayfa
Gizli Mühür
Tarikatlar
Reenkarnasyon
Parapsikoloji
Telepati
Rüya tabiri
Degisik Fallar
Duru görü
Tarot fal acilimi
Meleklere sor
Numeroloji
Kahve falı
Su ve ates fali
Sarkac tablosu
Gizli Bilgiler
Havas ilimleri
Cifr ilmi
Ebced hesabı
Yıldızname-i
Burcların sirri
Tengrizm
Ugurlu taslar
sifa
Cinsel güc artırma
chakralar Teavisi
Uzakdan Tedavi
Korunma
Soul Clearing
Magnified Healing
Travel Light
Hastalik sifalari
Kansere karsi bire bir
Hasta tedavisi
Agrilar ve sizilar icin
sifali taslar
Büyüler
Büyüler
Cinler Alemi
Cinler
Cin cagirma
impressum
|
Tengricilik (Tengrizm)
Gök
Tengri inancı bütün Türklerin ana kültüdür. Bu kült,
Kunlar, Tabgaçlar, Gök Türkler, Uygurlar gibi eski
Türk boylarında inanç sisteminin başında yer alır.
Orkun yazıtlarında, Türk Tanrı inancının temelleriyle
ilgili bazı bilgilere rastlanmaktadır. Tonyukuk bengü
taşında birçok kez adı geçen Tangri ya da Tengri, daha
çok “milli” bir tanrı niteliği taşır. Gök Türkler’in
Çin esaretinden kurtularak İkinci Göktürk Devleti'ni
kurmaları (680-682), Tanrı’nın isteğiyle gerçekleşmiş
kabul edilir; Hakan’ı
Türklere Tanrı vermiş, budun Hakanı terk edince Tanrı
tarafından cezalandırılmıştır. Yani Tanrı Türk
Milleti'nin hayatı ve geleceği ile ilgilenen bir ulu
varlık durumundadır.
Gök Tanrı (Kök Tengri) kavramının eski Türk inanışında
önemli bir yer tuttuğu konusunda daha somut örnekler
de vardır: Tanrıkut Mete (Motun) Çin hükümdarına
yazdığı bir mektupta, kendisini tahta Gök-Tanrı’nın
çıkardığını bildirmiş, Gök’ün yardımıyla ve kendi
askerlerinin ve atlarının çabalarıyla çevresindeki 26
devleti ve (Gansu’dan kuzey Tibet ile batı Türkistan’a
kadar uzanan bölgede) bazı halkları yenerek
Kun’laştırdığını belirtmiştir. Görüldüğü gibi,
günümüze kalan belgelerde, devletin başına kağanı
Gök’ün getirdiği belirtilmiş, devletin ve insanların
yönetimi de Gök’e mal edilmiştir: Tanrı Türk’ün
yaşamına doğrudan karışır, buyruklar verir, iradesine
boyun eğmeyenleri cezalandırır, insanlara bağışladığı
iktidar (kut) ve kısmeti (ülüğ) değerini
bilmeyenlerden geri alır. Şafak söktüren (tan üntürü)
ve bitkileri oluşturan da “Ulu Tanrı”dır. O, yaşam
verici ve yaratıcıdır, ölüm de Tanrı’nın iradesine
bağlıdır.
Bütün
bu inanışlar, Gök Tanrı’nın “eşi ve benzeri olmayan,
insanlara yol gösteren, onların varoluşuna hükmeden,
cezalandıran ve ödüllendiren bir ulu varlık olduğunu”
ortaya koymaktadır.
Türk inanç sisteminin Gök-Tanrı dışında bir başka
özelliği de Atalar Kültüdür. Ölmüş atalara saygı,
onlar için kurban kesilmesi, ataerkil ailede baba
egemenliğinin belirtisi sayılmaktadır. Kunların her
yılın mayıs ayı ortalarında atalara kurban sunulduğu
bilinmektedir. Eski Türkler’de en büyük kurban,
bozkırlı Türk’ün kutsal bir duyguyla benimsediği
“at”tır. Eski Türk bölgelerinde özellikle
Altay’lardaki kurganlarda birçok at iskeleti
bulunmuştur. Atalarla ilgili kalıntıların kutlu
sayılması, mezarlara yapılan tecavüzlerin sert şekilde
cezalandırılmasından da anlaşılmaktadır : Batı
tarihçilerine göre Attila’nın ikinci Balkan seferinin
nedenlerinden biri, Kun hükümdar ailesine ait
mezarların Margus (Belgrat dolaylarında, Tuna
kıyısındaki kent-kale) piskoposu tarafından açılarak
soyulmasıdır. Kunlar’ın
büyük bir hakaret saydıkları bu işe piskoposu sevk
eden etken, eski Türkler’in erkek ölüleri silah ve
değerli eşyalarıyla; ölen başbuğları altın ve gümüş
koşumlu atlarıyla; kadınları da süs eşyaları ve
mücevherleriyle birlikte gömmeleriydi. Bunun nedeni,
Türkler’in, öbür dünyada ikinci bir hayatın varlığına
ve ruhların sonsuza kadar yaşadıklarına inanmalarıydı.
Türkçe’de (Gök Türkçe, Uygurca) “ruh” için can
anlamına gelen “tin” sözcüğü kullanılıyordu. Bu aynı
zamanda “soluk” demekti. Ölüm, soluğun kesilmesi,
ruhun bedenden ayrılıp uçması biçiminde düşünülüyordu.
Bu yüzden de bazen “öldü” yerine “uçtu” denir, ruhları
öbür dünyaya göç eden ataların, orada rahatsız
edilmemeleri, iyi yaşamaları gerektiğine inanılırdı.
Bu nedenle Eski Türkler’de mezarları gizleme geleneği
yoktur, aksine özellikle büyüklerin özel mezarları
yapılıp, üzerlerine bir yapı (bark) yapılmış, barkın
iç duvarları ölünün yaşarken katıldığı savaş
sahnelerini gösteren resimlerle süslenmiştir. Ayrıca
mezarın ya da mezar yapısının üstüne Balballar
dikilmiş, sıradan kişilerin mezarlarına da, belirli
olması için tümsek biçimi verilmiştir.
Eski
Türkler’de “ruh”ların insan biçiminde düşünülmesi söz
konusu olmadığı için, tapınmaya ilişkin putlara da
rastlanmaz. Türkler gizli güçleri olduğuna inandıkları
doğa olgularına kutsallık vermekle yetinmişlerdir.
Doğada gizli güçlerin bulunması inancı, Orkun
yazıtlarında “yer-su” (yarsub) terimiyle
yansıtılmıştır. Bu açıdan yer-su “kutsal” sözcüğüyle
nitelendirilmiştir. Genellikle bu tür inançlarda maddi
yaşam koşullarının, ekonomik ve toplumsal etkenlerin
rol oynadığı kabul edilmektedir. Orkun yazıtlarında,
Türkler’in yararına çalışan manevi güçler anlamında
kullanılan yer-su sözcüğüne oldukça sık rastlanır.
Eski Türkler’de kutsallık “ıduk”
kavramıyla dile getirilmiş, özellikle Göktürkler’de
sular, dağlar ıduk sayılmıştır. Her boyun her obanın
bir kutsal dağı olmuş, bu dağ ıduk olarak
benimsenmiştir.
Gök Tanrı’ya sunulan bütün kurbanlar, adaklar ilgili
dağa götürülerek orada törenle, şölenle gereği
yapılmıştır. Orta Asya Türkleri arasında en yüce, en
kutsal sayılan dağ “Ötüken”dir. Ötüken yalnız dağ
değil aynı zamanda bir ormandır. Türkler ona büyük
saygı göstermiş, adaklar sunmuş, kurbanlar
kesmişlerdir. Kurban, iyi ruhların sembolü ve yerinin
gökyüzünde olduğuna inanılan “Bay Ülgen” için
kesilmişse başı “doğu”ya, kötü ruhların sembolü ve
yeraltında olduğuna inanılan “Erlik” adına kesilmişse
“batı”ya çevrilir.
Dağların
yanı sıra bazı tepeler, ormanlar, sular, ateş, gök
gürültüsü, ay ve güneş de kutsal sayılmıştır: Bizans
elçisi Zemakhos Orta Asya’da Batı Göktürk sınırına
vardığında, Türkler’in onu ve arkadaşlarını alevler
üstünden atlatarak kötü ruhlardan arındırdıklarını
belirtmiştir. Kunlar döneminde güneş, ay, yıldız
kültleri (daha sonra 6. - 8. yy. larda Türk
toplulukları arasında değerlerini yitirmişlerdir) de
rol oynamıştır; Kun hükümdarı her sabah doğan güneşe,
gece de dolunaya saygısını belirtirdi. Ayrıca
Gök-Tanrı’nın yanı sıra yer de büyük önem taşımıştır.
Ancak, eski Türk belgelerinde geçen “yer” sözcüğüyle
toprağın kastedilmediği, tanrısal gücün öğelerinden
biri olarak “yer”i, tanın kültürüne bağlı
topluluklardaki “toprak tanrısı” ile karıştırmamak
gerektiği. Eski Türk dinine göre “yer”in de Tanrı
tarafından yaratılmış olduğu araştırıcılar tarafından
belirtilmektedir.
Orta Asya Türkleri’nin yaradılış efsanesine göre,
tanrıların en yükseği, insanoğlunun atası olan Tengere
Kayra Han (ya da Bay Ülgen), “kişi”yi, onun aracılığı
ile de yeryüzünü, dağları, vadileri yaratmış;
“kişi”nin kendisine baş kaldırması üzerine, ona
“Erlik” adını vererek ışık evreninden yeraltı atmış,
yerden dokuz dallı bir ağaç büyüterek her dalında bir
cins insan yaratmıştır. Orkun yazıtlarında da, Türk
evrendoğum inanışı hakkında: “Yukarıda mavi gök,
aşağıda yağız yer yaratıldığında, ikisi arasında
insanoğlu yaratılmış” cümlesine rastlanmaktadır. (Uze
Kök Tengırü, asra yağız kılındıkta, ikin ara kişioğlu
kılınmış). Bu cümleden bazı araştırmacılar, Kök Tengri
deyimiyle bir tek yüce Tanrı’nın değil, doğrudan “mavi
gök”ün kastedildiğini; Kök Tengri deyimiyle “Ulu
Tanrı” kastedilseydi, “yaratanın da aynı zamanda
yaratılmış olması” gibi çelişkinin söz konusu
olacağını belirtmektedirler.
Altaylar’da dünyanın sonlu olduğu günün birinde
yıkılacağı inancı vardır. Bu inanca göre, yeryüzü
yaşamı sürekli değildir; günün birinde sona erecek ve
insanlar, hayvanlar, bitkiler yok olacaktır. Bu sona
doğru insan soyunda azalma başlayacak, suçlar
çoğalacak, günahlar alıp yürüyecek, insanlarda tanrı
korkusu kalkacaktır. İyilik simgesi Bay Ülgen’le,
kötülük simgesi Erlik arasında oluşacak büyük savaşın
sonunda, Bay Ülgen dışında bütün savaşanlar ölecektir.
Bay Ülgen bütün canlıların öldüğünü, yeryüzünde
kendisinden başka kimse kalmadığını görünce “kalkın ey
ölüler” diye bağıracak, bu çağrı üstüne bütün ölüler
yattıkları yerden kalkacaktır. “İnsanların
yeniden dirilmesi” anlamına gelen “kalkancı çağ”
(kalıcı çağ) budur.
Kunlar’da
gerçek bir dinle karşılaşılmakta, Gök Türkler’de ise
Gök Tanrı bütünüyle manevi bir “güç” durumuna
gelmektedir.
Gök-Tanrı dininin Türkler’e özgü bir inanç olduğu,
“Tanrı” (Tengri) sözcüğünden anlaşılmaktadır: Bu
sözcük belirli fonetik farklarla ( Başkurtça dışında )
bütün Türk lehçelerinde yer almasının yanı sıra,
birçok Asya topluluğu dillerine giren ortak bir kültür
öğesidir; Türkçe olan “Tanrı” sözcüğü en açık biçimde
Çince yazılmış bir metinde Kun imparatoru Mete’nin
unvanları arasında geçmektedir.
Tengricilik ya da Göktanrı dini tüm Türk ve Moğol
halklarının, şimdiki inanç sistemlerine katılmadan
önceki inancıydı. Tengri'ye ibadet etmenin yanında
Animizm, Şamanizm, Totemizm ve atalara ibadet etmek bu
inancın diğer ana hatlarını oluşturuyordu. Tengri,
bugünkü Türkçe'deki Tanrı kelimesinin eski
şeklidir.
Bu inanca göre Gök'ün yüce ruhu Tengri'ydi. İnsanlar
kendilerini gök baba Tengri, toprak ana Ötüken ve
insanları koruyan atalarının ruhları arasında güven
içinde hissedip, onlara ve diğer doğa ruhlarına dua
ederlerdi. Büyük dağların, ağaçların ve bazı göllerin
güçlü ruhları barındırdıklarına inanarak dualarını bu
cisimlere doğru yöneltirlerdi. Göğün ve yeraltının 7
katı olduğuna, her katta çeşitli tanrıların,
tanrıçaların ve ruhların varolduğuna inanılırdı.
İnsanlar doğaya, tanrılara, ruhlara ve diğer insanlara
saygılı davranıp, belli kurallara uyarak dünyalarını
dengede tuttuklarına inanırlardı. Eğer bu denge kötü
ruhların saldırısıyla ya da bir felaketten dolayı
bozulursa bir şamanın yardımıyla tekrar düzene
sokulması gerektiğine inanılırdı.
Tengrizm'in
ana hatları
1- Çok tanrılı gibi
gözükmesine rağmen aslında tek tanrılı bir dindir. Bu
inanca göre Tengri tektir, en üstündür ve her şeyin
yaratıcısıdır.
2- Tengricilikte: kutsal
sular, kutsal taslar, kutsal agaçlar etrafinda ibadet
yapilir. Mescit yoktur.
3- Tengricilikte de gerçek
âlemin yanında bir de "gök âlemi" ve bir "yeraltı
âlemi" vardır. Bu âlemlerin arasındaki tek bağlantı,
dünyanın merkezinde duran "Dünyalar Ağacı"dır. Gök
âlemi ve yeraltı âlemi'nin yedişer katları vardır
(bazen yeraltı 9 kat, bazen de gök 17 kat olabilir).
4- Umay, Ülgen, Erklig Han
gibi varliklar, Gök-Tengri'nin özel melekleri, iyeleri
olarak da kabul edilebilir.
5- Tengriciler, doğaya çok
önem verir. Doğada bir dengenin olduğuna ve bu
dengenin değiştirilmesi durumunda insanların ve diğer
canlıların zarar göreceklerine inanır.
6- Tengriciler,
hayvanların, bitkilerin ve doğadaki diğer olguların da
ruhları olduğuna inanırlar.
7- Bazı dağlara, ormanlara
ve ırmaklara kutsal değerler yüklerler.
8- Tengriciler, bazı
gezegenleri, uyduları, yıldızları, yıldız kümelerini
ve diğer gökbilimsel olguları kutsal sayarlar.
9- Tengricilikte erkeğin
toplumdaki statüsü kadınınkinken üstün değildir.
İbadetler
Yeniay ve dolunay'da en fazla buyan elde
edilebildiğine yani ibaedetlerin kabul edildiyine
inanılır.
Güneş Ay, ateş, su,
hava,Toprak
Tengri'nin
kudretinin sembolleridirler. Insanların gök'e dua
ederek elde ettiklerine inandıkları "Buyan" adlı
enerji, güneşin göğün neresinde durduğuna bağlı olarak
değişir.
Bayramlar
Bayram:
Senenin en uzun gündüz olan günü, ve gündüz ile
gecenin aynı uzunlukta olduğu gün, en önemli
bayramların günleridir.
Baharda: 21. Mart
Sonbaharda: 21. Eylül
Giresun: 7 mayıs
bayramı
Yılbaşı:
21 Aralık'dan sonra gelen ilk yeniay olan günde
kutlanır.
Kızıl Güneş Bayramı: 21
Haziran'dan sonra gelen ilk dolunay'da kutlanır.
Venüs gezegeninin Türklerdeki adı "Ärklik",
Moğollardaki adı "Tsolman"dır. "Ateşli ok" denilen
yıldız kaymalarını ve yeryüzüne düşen meteorları
Ärklik Han'ın gönderdiğine inanılır. Büyük ayı
yıldızlarına Moğollarda Doolon Obdog ("Yedi Yaş
Damlalı Adam") derler. Gök'ün Ülker yıldızlarına bağlı
olduğuna, ve Ülker'in etrafında döndüğüne inanılır.
Beyaz Ay Bayramı'nda:
14 adet (tütsü?) yakılır. Bunların 7'si "Yedi Yaş
Damlalı Adam" ve diğer 7'si Ülker içindir.
Tengrici bir insanın doğaya karşı büyük saygısı
vardır, çünkü doğa ruhlarla doludur. Büyük bir dağın,
görkemli yaşlı bir ağacın, bir gölün ya da yolundan
geçen bir vahşi hayvanın bir ruhu- ve böylece bir
kişiliği vardır. Insan doğadan sadece kendine ve
ailesine lazım olduğu kadarını alır, savurganlık
Tengriyi ve Yer suları öfkelendirir. Eğer insan
doğadan birşey alabildiyse bu sırf doğa ruhlarının
rızası ile olmuştur. Bu yüzden onlara minnettar olması
gerekir.
DOĞU
KARADENİZ BÖLGESİNDE ESKİ TÜRK İNANÇLARININ İZLERİ
Toplumların kültür yapıları
incelenmek istendiğinde işe öncelikle inançlardan
başlanır. Türk kültür tarihi ile uğraşan araştıcılar
da atalarımızın hayat tarzı üzerine etki eden inançlar
üzerinde durmuş, bu inançların kişi ve toplum
üzerindeki rollerini açıklamaya çalışmışlardır.
Türkler İslam dışında, Budizm, Maniheizm, Zerdüstlük,
Musevilik, Hıristiyanlık gibi bir çok dine girmiş
olsalar da, çoğunluk Gök-Tanrı inancını ve ona bağlı
esasları korumuş, devam ettirmişlerdir. Bugün için
Türk dünyasının büyük çoğunluğu İslam dinini kabul
etmiştir. Buna rağmen başlangıçtaki Türk inançları da
İslamiyet içinde hayatiyetini ve tesirini devam
ettirmiştir. Birçok topluluğun eski dinlerinin tören
ve geleneklerinden ayrılamadığı bilinmektedir. Bu
bağlamda Türklerin eski inançlarına ait birçok
kültürel unsurun Türk inanç yumağı içinde yer aldığını
görmekteyiz. Toplum tarafından kabul edilmiş, ilahi
bir dinin bilinen hükümleri dışında kalan, fakat halk
arasında yaygın bir şekilde yaşayan ve tespiti yapılan
bu itikatlara folklorik bir terim olarak "halk
inançları" denilmektedir.
Türklerin inanç yumağını ve bunun tarihi seyrini
gözden geçirip ana hatlarıyla ifade etmek istersek,
merkezde "Tanrı"nın olduğunu görürüz. Bunu yardımcı ve
koruyucu iyeler, gök ve yer iyeleri, kara iyeler ve
ata ruhu arvaklar ile tamamlamak mümkündür.
Türklerin inançları ile ilgili en eski bilgilere Cin
yıllıklarında, Bengü Taş Yazıtlarında ve muhtelif
yazılı kaynaklarda tesadüf edilmektedir. Eski
atalarımız Hun Türkleri, Tengri'ye, Yir-Sub iyelerine,
yağız yir iyelerine, Gök Tengri iyelerine ve ata
arvaklarına kurban keserek dini törenler tertip
ederlerdi. Tanrı, sadece yeri, göğü ve yeryüzünde
yaşayan canlıları, insanları yaratmakla iktifa etmez,
yarattığı yeryüzünde, Iduk, Ötüken, Yış, Iduk, Yir-Sub
sahipsiz kalmasın Türk budunu yok olmasın diye de
kağan seçip gönderme, yardım etme vasıflarına da
sahiptir.
Türkler yaratıcı güce, varlığa karşı İslamiyet
öncesinde ve sonrasında pek farklı inanca sahip
olmamışlar, semavi dinlerde olduğu gibi, Türkler
kağanlarını yeryüzünde Tanrı'nın elçisi, resulü,
gölgesi şeklinde tasavvur etmektedir. Tanrının
yukarıda, gökyüzünde olması inancı Türkler arasında
bugün de mevcuttur.
Eski
Türk dini, Gök Tanrı inancı esas olmak üzere, tabiat
kültleri, atalar ve Göktanrı diyebileceğimiz üç ana
kısımdan oluşmaktaydı. Günümüzde Müslüman olan Türkler
için bu kültler bir din değil, eski inanç
sistemlerimizden kaynaklanarak günümüze kadar gelen ve
günümüzde de mevcudiyetini devam ettiren gelenek ve
göreneklerdir.
Bu
tebliğde Doğu Karadeniz Bölgesinde bir inanç yumağı
tarzında karşımıza çıkan pratikleri Tanrı, koruyucu
iyeler, kara iyeler, ocak, kişioğlu, atalar ruhu
etrafında teşekkül etmiş olan inançlar şeklinde ele
alıp doğum, evlenme, ölüm törenleri ile ilgili
uygulamaları dikkatlere sunmaya çalışacağız.
Bugün
Türk dünyasının bir çok bölgesinde mukaddes sayılan
dağlar vardır. Özellikle yüksek dağların mukaddes
addedilmesinin yanında buralarda var kabul edilen
yatırların genellikle isimsiz olduğunu görmekteyiz.
Buradan hareketle bu yatırların bazılarının gerçek
yatırlar olmayıp İslam öncesi devirde dağ ve tepelerde
mevcut olduğuna inanılan üstün güç ve ruhların İslami
devirde yatırlar haline dönüştüğünü söylemek
mümkündür. Türkler Anadolu'da fetihten sonra
yerleştikleri çeşitli yerleri, dağları, tepeleri,
ovaları Orta Asya'daki gibi mukaddes tanımışlar ve
buraları hayalî yatırlarla şahıslandırmış
olmalıdırlar. Ayrıca Altay Türkleri arasında Altay
Dağlarına "kayın babamız" denmesi de soylarının ana
itibariyle bu dağdan türediğine dair bir inancı
yaşattığını gösterir.
Giresun ve yöresinde de dağ ve tepelerin mukaddes
sayılması, buralarda ermiş kişilerin mezarlarının
bulunduğuna dair bir çok inanç vardır. Tirebolu ilçesi
Yalç köyü halkı arasında tepelerde bulunan mezarlarda
evliyaların yattığına inanılmaktadır. Bu evliyalar
gece yarılarından itibaren atlarla birbirlerini
ziyarete giderler. Ziyarete gidiş belli güzergahlardan
yapılırmış, bu güzergahlar temiz tutulmadığı taktirde
yol güzergahını değiştirdiklerine inanılır ve bu
yollar daima temiz tutulur. Samsun ili Karakavuk
köyündeki Alibey Dede Türbesi de yüksek bir tepe
üzerindedir. Ayrıca Şebinkarahisar ilçesinde bulunan
Erimez tepesinde bulunan karın da şifalı olduğuna
inanılmaktadır. Bu inanca göre Erimez tepesinde daima
kar bulunmaktadır. Sadece yedi yılda bir kar erimekte
ve karların altında bulunduğuna inanılan altınlı
çeşmede abdest alan ama bir kişinin gözlerinin
açıldığı rivayet edilmektedir.
Taş
ve kayalar Türklerin inanç sisteminde önemli bir yere
sahiptir. Bunlar arasında "Yada Taşı" diye
adlandırılan bir cins taş, Türklerin hayatında
asırlarca olağanüstü nitelikleri ile yaşamıştır.
İbni Fadlan,
Türkistan'da sancıyı kesen taş, kanamayı durduran taş,
etrafı aydınlatan taş Yada taşı olmak üzere farklı
özellikleri olan taşlardan bahsedilmektedir.
Anadolu'nun muhtelif yerlerinde "sabır taşı" yani
dertlerin sıkıntıların anlatıldığı taşlardan
bahsedilmektedir. Sıkıntıların büyüklüğü,
çözümsüzlüğü, çaresizliği karşısında bu sabır taşının
çatladığı rivayet edilir. Dilek dilemek için taşların
kuyu ve su birikintilerine atılması Türk dünyasının
her tarafında görülen bir uygulamadır. Efsanelerde
görülen taş kesilme motifi de bu inançla ilgilidir.
Giresun ve yöresinde taş-kaya kültü ile bağlantılı
birçok inanış ve rivayetler bulunmakta olup, bunlardan
en önemlileri şunlardır: Şehre 26 kilometre mesafede
Taşhan köyü yakınlarında bulunan Gelinkayası'nın bir
söylentisi vardır. Burada " çok büyük iki taşın bir
noktada birleşerek üst üste durması" bir efsaneye
bağlanmıştır. Bir gelinin taşa dönüşmesi
anlatılmaktadır. Bulancak'ta Gelin Kayası adı verilen
şaha kalkmış bir atın üstünde gelini andıran kaya
hakkında söylentiye göre, geline babası ne kadar çeyiz
vermişse yine kız kanmamış" baba değirmen taşını da
ver demiş." Halbuki babasının bundan başka da hiçbir
şeyi kalmamış, onun üzerine kızına beddua etmiş."
Sende değirmen taşı gibi taş kesil" demiş, o da taş
kesilmiş.
Gedikkaya Giresun şehrine 4 kilometre uzaklıkta kaleye
ağzını (tıpkı bir kaplan gibi) açmış dik ve sarp bir
kayadır. Gedikkayanın ortasının savaş anında kaleden
atılan bir topla uçurulduğu rivayet edilmektedir.
Giresun ve çevresinde (Eynesil) kıyamete yakın bir
zamanda bir taşın yarılarak Hz. Ali'nin oğlunun o
taştan çıkacağına dair yaygın bir inanış vardır. Yine
taş ve kayaların üzerinde biriken suların cilt
hastalıklarına iyi geldiğine inanılır.
Giresun'da her yıl Mayıs ayının yirmisinde Aksu
şenlikleri tertip edilir. Rumi takvime göre bugün
Mayıs ayının yedisine denk gelmekte ve halk arasında
"Mayıs Yedisi" adıyla anılmaktadır. Bu günde Aksu
Çayının denize döküldüğü alanda toplanılır özellikle
kadın ve kızlar kendilerine uğur getirmesi için Yedi
çift bir tek taşı denize atarak dilekte bulunurlar.
Giresun adasında bulunan ve "Hamza Taşı" diye bilinen
taşa da el sürülüp etrafında dönülürse tutulan dileğin
yerine geleceğine dair inanç vardır. Giresun ve
çevresinde erkek çocuklara "Kaya" ismi sıklıkla
verilmektedir.
Doğumu kolaylaştırmak için Samsun Kavak'ta deniz
köpüğü taşından alınır. Bu taş ezilir ve suya
karıştırılıp, doğurmaya çalışan kadına içirilir. Ordu
ili Perşembe ilçesinde uyuyan çocuğun yanına taş
konulur.
Ötüken ormanlarının Göktürk ve Uygur Türkleri başta
olmak üzere bütün Türkler tarafından mukaddes
sayıldığını bilmekteyiz. Uygur efsanesinde, Uygur
hakanlarının ağaçtan türedikleri söylenir. Dede Korkut
Hikayelerinde Basat "atam adın sorarsan kaba ağaç,
anam adını sorarsan kağan arslan" diye kendini
tanıtır. Ağaç kültü, halk arasında genellikle dağ ve
su ile bir arada, dağ-ağaç-su üçlüsü şeklinde
görülmektedir. Orhun Kitabelerinde Gök Tanrıdan sonra
en hakim unsur olan "yer-sub" kavramının önemlisi bir
kısmı işte bu üçlü bazen de ikili olan kültten ibaret
bulunsa gerektir.
Anadolu coğrafyası ağaç kültünün yaygın olduğu
yerlerin başında gelmektedir. Siirt, Tunceli, Adıyaman
ve Elazığ gibi vilayetlerin çevresinde bulunan
köylerde meşe ve ardıç ağaçlarının takdir edildiği
bilinmektedir. Adana, Ankara, Merzifon, Çorum, ve
Muğla gibi çok değişik bölgelerde dallarına çaput
bağlanmış, çivi çakılmış veya kovuklarına mumlar
yakılmış çınar, çam, ardıç benzeri ulu ağaçlar sık sık
göze çarpar.
Giresun ve havalisinde ağaç kültüyle ilgili anlatılan
ve yaşatılan inançları Anadolu'nun diğer bölgelerine
de benzemektedir. Yeni ay doğuşunda bahçelere sebze
tohumu ekilmez. Eğer yeni ay zamanında tohum ekilirse
ondan fayda gelmeyeceği ve çürüyüp yok olacağına
inanılır. Trabzon
Şalpazarı bölgesinde çocuğu olmayan kadınlar ceviz
kökünün altından geçerler. Ayrıca Trabzon'da boğmacaya
yakalanan çocuklar ceviz kökünün altından geçirilir.
Giresun'da ceviz
ağacının kökleri zayıf ve çelimsiz çocukların güçlü
kudretli olması için şifa kabul edilir. Zayıf ve
çelimsiz çocuklar ceviz ağacının köklerinin altından
geçirilerek güç ve kuvvete kavuşturulması sağlanır.
Başka
bir inanca göre evlerin etrafına söğüt ağacı dikilmesi
o ev için iyiye alamet kabul edilmez. Söğüt ağacının
bünyesi zayıf olduğundan yakınında bulunduğu eve
zayıflık ve gariplik getireceğine inanılır. Başka bir
inanışa göre; Cuma günleri ağaçlara çıkılmasının
uğursuz sayılması, ağaçtan düşüp ölüneceği düşüncesi
Giresun ve çevresinde oldukça yaygın bir inanıştır.
Yaşmaklı yol inanışı; Tirebolu ve Kazıkbeli yaylası
arasındaki bulunan güzergaha "Yaşmaklı yol" adı
verilmektedir. Rivayete göre, çok zengin olan bir
gayr-ı müslim kız bu yoldan yaylaya gitmektedir. Mola
verdikleri bir yerde eğilmiş bulunan bir "çam"
ağacının dallarına başındaki yaşmağı asar ve orada
uyumaya başlar. Sabah olunca yaşmağını arayan kız
yaşmağı bulamaz. Akşam eğik durumda bulunan çam
ağacının da yerinde olmadığını fark eden kız aramaya
devam eder. O esnada gece eğilmiş bulunan çam ağacının
doğrulduğunu, üzerine serdiği yaşmağında ağacın
tepesinde kaldığını görür. O gece mübarek bir gece
olduğu ve çam ağacının da secdeye vardığı belirtilir.
Gayr-ı müslim kızın da bu hadiseden sonra İslamı
seçtiği ve yaylaya giden bu yolu tamir ettirdiği
rivayet edilmektedir.
(Tirebolu-Yalç köyü)
Türk
inanç sisteminde ateşin çok önemli bir yeri
bulunmaktadır. Anadolu'da yaygın olarak kullanılan
"ateş babanın, ocak ananın" sözü Türklerin ateşe
verdiği önemi gösterir. İlimiz ve çevresinde ateş ve
buna bağlı ocak kültü canlı olarak yaşamaktadır.
Trabzon-Şalpazarı'nda
ölü gömüldükten sonra çocuklara kibrit dağıtılır.
Çocuklar kibriti yakıp ışık verirler. Işık'ın Türk
halk inançlarında önemli bir yeri vardır.
Halkın cenazeleri münasebetiyle yakmış oldukları ışık,
daha ziyade Muhammedî dönemimizin evveline varan
inançların izlerini taşımaktadır.
Giresun'da çocuğun beşiğinin münasip yerine kömür ve
kül torbacıkları asılır. Kömürün ve külün çocuğu kötü
ruhlardan koruduklarına inanılır.
Giresun'da çocuk doğar doğmaz tuz atılan ocağın
üzerinde üç defa çevrilir. Trabzon Şalpazarı
bölgesinde aynı işlem, çok ağlayan ve nazar değen
çocuklara uygulanır. Ordu'da ocaktan alınan kül bir
torbaya konarak çocuğun beşiğine asıldığında çocuk al
basmasına karşı korunur.
Giresun ve yöresinde sacayaktan geçmenin uğur
getireceğine inanılır. Sacayaktan atlayan kişilerin
şifa bulacağı, talihinin açılacağı düşüncesi halk
arasında yaygındır. Mayıs yedisi adıyla halk arasında
bilenen 20 Mayıs şenliklerinde üç kez sacayaktan
geçilir. Sacayakta yapılan bu işlemlerin eski
kültürde, şamanlıkta çok yaygın olan ve köklü bir kült
olan "ocak"la yakın ilgisi vardır. Bu külte göre ateş
kötü ruhların koruyucusudur.
Şebinkarahisar civarındaki köylerde ocakları karartmak
iyi sayılmaz. Onun için her ev halkı yatacağı zaman
ocaktaki koru güzelce küllenmek suretiyle üzerini
örter ve sabahleyin ocağını biri öbürüne kötü sözde
bulunacak olursa ona "ocağın bucağın karara, söne,
bucağın kör ola (kapalı kala) ocağına, bucağına
baykuşlar tüneye" derler. Tirebolu'ya bağlı köylerde
ev süpürülürken tozların ocağa doğru süpürülmesi
uğursuzluk kabul edilir.
Trabzon Şalpazarı'nda çocuğu al basmasından korumak
için yatağın altına bıçak, makas gibi demir eşyalar
bırakılır. Rize'de kırklı çocuğun yanına girenlerin
ellerini demir zincire sürmelerinin temelinde demirin
koruyucu gücü ile ilgili eski Türk inançlarının izleri
vardır.
Giresun'da, Trabzon'da ve Şalpazarı ilçesinde cesedin
üzerine, şişmemesi için bıçak, makas veya demir
parçası konulması demirin koruyucu gücü ile ilgilidir.
Türk
kültüründe koruyucu iyelerden birisi olan su kültünün
ağırlıklı bir yeri vardır. Dede Korkut Hikayelerinde
Türklerin, suların kirlenmesine karşı olduklarını ve
"arı sudan abdest aldı" sözleri Türklerin suya
gösterdiği önemi anlatır. Eski Türk inançlarında yir
gibi su da bir ıduk mukaddes idi. Türkler her suyun
bir sahibi olduğuna inanırdı. Giresun yöresinde de
suya bağlı inanç ve pratikler bütün canlılığı ile
yaşamaktadır. Giresun ve çevresinde her yıl Mayıs
ayının yirmisinde halk arasında "Mayıs yedisi" olarak
bilinen şenlikler yapılır. Karadeniz bölgesinde "Mayıs
yedisi" Vakfıkebir, Görele, Bulancak gibi yerleşim
yerlerine yakın olan ırmak ağızlarında küçük çapta
yapılmaktadır.
Giresun'da Aksu Çayı ağzında yapılan törenler çok
canlı ve unutulmaz bir hal almıştır. Bu törenlerde
hastalar, dertliler, saralılar, genellikle kadın ve
kızlar "Mayıs yedisi" günü ırmağın kıyısına vararak,
herkes kendisi için yedi çift bir tek taşı suya atarak
dilekte bulunur. Törene katılanlar ikinci olarak suya
girip başlarından aşağı maşrapayla ırmak sularını
dökerler. Bu uygulamalarla suyun insanda bulunan
kötülükleri, hastalıkları, uğursuzlukları alıp
götüreceği inancı yaşatılmaktadır. Suyun ayrıca
kötülüklerden koruyacağı inancı da vurgulanır.
Trabzon Şalpazarı'nda kına yakılırken gelinin avucuna
para konulması, sabahleyin gelinin bu parayı suya
atması yer-su kültünde suya atfedilen koruyucu
özellikle ilgili olmalıdır. Kına yakılan genç kıza
sahiplenilmek suretiyle muhtemel kara-iyelerden
korunmuş oluyordu. Müslümanlıkta böyle bir uygulamaya
yer yoktur. Kına Anadolu'da çok yaygındır.
Giresun'da Mart dokuzu olarak bilinen 22 Martta hasta
olanların dere ile denizin birleştiği yerde yıkanırsa
iyileşeceğine inanılır.
Trabzon'un doğu ilçelerinde Alaturbî adı da verilen
Mayıs yedisi şenlikleri 6 Temmuz günü deniz bayramı
olarak kutlanılır.
Alaturbî günü, köylerde
ve mahallelerde oturanların çoğu, deniz kıyılarına
akın ederler. Ağrılı, hastalıklı olanların deniz suyu
ile yıkanınca derlerine şifa bulacağına inanılır.
Kısmeti kapalı olanların kısmeti açılır. Aynı inançla
kayıklara binilerek en az üç, en çok yedi dere ağzı
dolaşılır. Kimileri çömleklere su doldurarak
alaturbiye katılamayanlara deniz suyu götürür.
Trabzon'da Mayısın 7'sinde (20 Mayıs) denize girmek
dertlerin atılmasıdır.
Giresun yöresinde akan suya işenmesi iyi karşılanmaz.
Suya işeyen kişinin aklının da suyla akıp gideceğine
inanılmaktadır. Yine su başlarının sahipli olduğu,
buraların tekin olmadığı inancı halk arasında
yaşamaktadır. Suya büyük abdestin yapılması da günah
kabul edilir.
Giresun ve yöresinde perilerin pınarları koruduklarına
ve pınarların etrafında barındıklarına dair genel
kanaat mevcuttur. Peri cinin dişi olanıdır. Genç kız
ve kadın şeklinde pınar ve dere kenarlarında
erkeklerin karşısına çıkarlar, onlarla evlenirler,
yalnız evlendikleri insanlara görünürler. Dereli
ilçesi Kızıltaş köyünde Hacı İbrahimoğlu bir kişinin
Geyik gölü denen bir gölde balık avlarken oltasına bir
perinin takıldığı ve onunla evlendiğine dair bir inanç
çevrede yaygındır. Anlatılana göre peri ile olan bu
evlilik uzun sürmemiştir. Tirebolu'ya bağlı Özlü
köyünde bulunan Acı suyun etrafındaki şeyler üzerine
çaput bağlanarak dilek dilenmektedir.
Trabzon'da gelişmemiş, cılız kalmış çocuklar aya
uzatılarak "ya al, ya ver" denir. Bundan sonra çocuk
ya ölür, ya da olur.Trabzon'da cenaze yeni doğan
çocuğun evinin yakınında taşınmaz. Şayet zorunlu
olarak taşınacaksa çocuk yukarı kaldırılır.
Ordu'da kırkı çıkmamış bebeği loğusa kadın ziyaret
edince bebeği al basmaması için yukarı kaldırırlar. Bu
uygulamaların temelinde koruyucu, kurtarıcı en büyük
gücün gökte, yukarıda tasavvur edilmiş olması inancı
vardır. Gök tanrı inancında Tanrı gökte bulunmaktadır.
Giresun yöresinde halk; güneşin dişi, ayın erkek
olduğuna ve ayın güneşe aşık olduğuna inanır. Bu
inanışa göre ay, 14 yaşında nur topu gibi bir
oğlanmış. Gök Tanrının kızı güneş hanıma aşık olmuş,
onu babasından istemiş; güneş kız, işin farkına
varınca nurlu yüzündeki ışığın kıvılcımlarını ayın
gözlerine batırarak oradan kaçmış. Ay oğlanın güneş
hanımın kaçmasından içlendiğini gören Gök Tanrı derhal
kızını tutup almasını emretmiş, ay da kızı tutmak için
hemen yerinden fırlayarak güneşin arkasına takılmış ve
kovalamaya başlamış! O gün bu gün hâlâ güneşin
peşinden koşup dururmuş, tuttuğu gün muradına erermiş.
Bu anlatı bize yer ve Gök tanrı inancı izlerinin halen
halk arasında yaşamakta olduğunu göstermektedir.
Halkımızın doğum evveli
inançlarını; çocuklarının olması, doğacak çocuklarının
kız veya erkek olmaları, ölmeyip yaşamaları, istenilen
bir mesleğe sahip olmaları şeklinde sıralamak
mümkündür. Bu münasebetle yatırlardan, yatırların su
veya topraklarından medet beklenilir. Bazen de yatır
yerine camilerden yardım umulur. Buradaki incelik
kutsal makamların kudsiyetinden istifade edilmek
istenilmesindendir. İslamiyetteki Veli kültünün
derinliklerinde Türklerin, Türkistan'dan taşıdıkları
inançların da izleri vardır.
Esasen veli türünden kutsal kabul edilen kimselerden
hayatta ve ölümlerinden sonra yardım beklemek sadece
doğum evvelinde değil, hayatın muhtelif safhalarında
ve farklı ihtiyaçlar için de geçerlidir. Kutsal kabul
edilen sulardan, toprak ve taşlardan, ulu ağaçlardan
yardım ummak eski Türk inançlarındaki su, toprak ve
ağaç kültlerine inanmakla ilgilidir. Doğu Karadeniz
bölgesinde doğum evveli, doğum sonrası karşılaştığımız
belli başlı inançlar ve pratikleri söyle
sıralayabiliriz:
Halk
tarafından kutsal sayılan mekanların kutsiyetinden
yararlanmak için buralar ziyaret edilir ve çocuğu
olmayanların çocuğu olacağına inanılır. İslâmiyet'teki
"veli" kültünün derinliklerinde Türklerin eski
inançlarının izleri vardır. Kısırlığın giderilmesi
için, mezarlardan yardım bekleme inanışı, Türk
inancındaki ecdat ruhuna inanmaya dayanmaktadır.
Trabzon'un Şalpazarı bölgesinde çocuğu olmayan
kadınlar Sis dağındaki Hâl Evliyası'na giderler.
Evliyanın mezarının çevresi taşlarla çevrilidir.
Çocuğu olmayan gelin buraya gelince önce abdest alır,
Allah rızası için namaz kılar, sonra mezarın yanında
yere uzanarak yatar ve elini taşların altındaki
deliklerden birine sokarak bir avuç toprak çıkartır.
Eğer elindeki toprağın içinden böcek, karınca gibi bir
şey çıkarsa bu çocuğu olacağına, eğer bir şey çıkmazsa
bu çocuğu olmayacağına işaret eder. Eline aldığı
toprağın içindeki böcek ve karınca ölü olursa, çocuğun
da ölü doğacağına inanılır.
Yine
Şalpazarı-Geyikli yolu üzerindeki mezar da aynı amaçla
ziyaret edilir. Mezarın yanındaki ağaçlara ip veya
paçavra bağlanarak dilek tutulur.
Samsun'da çocuğu olmayan kadınlar türbeye götürülür.
Türbedeki ağaçtan bir dal kopartılır. Bu dal eğilir ve
iki ucundan iplikle bağlanarak basit bir yay yapılır.
Sonra bu yaya ok şeklinde bir çubuk yerleştirilir.
Eğer bu ok fırlarsa gelinin bebeğinin olacağına,
fırlamazsa olmayacağına inanılır. Samsun Ladik'te
çocuğu olmayanlar Seydî Ahmedî Kebir türbesine
götürülür.
Trabzon'da göbeğin kırmızı iple bağlanması, erkek
çocuğu olan kadınların al giymesi kırmızı rengin
koruyucu özelliğe sahip olması ile ilgilidir.Eskiden
mukaddes kabul edilen ağaçlara, ata mezarlarına, kağan
mezarlarına çaput bağlayıp, saçı ve kurban sunarak
çocuk dilemek Türkler arasında yaygın bir inançtı. Bu
inanç sistemi Giresun ve çevresinde bugün bazı
değişikliklere uğramış olarak devam etmektedir.
Çocuğu olmayan kadınlara
yatırlara, türbelere giderek çocuk dilemeleri bugün
için de canlı olarak yaşayan bir gelenektir. Bu türbe
ve mezarların belli başlıları şunlardır: Giresun
Çınarlar mahallesindeki Seyyid Vakkas Türbesi,
Şebinkarahisar Hasanşeyh köyündeki Hasan Şeyh Türbesi,
Yağlıdere Tuğlacık ve Tekke köyünde Sarı Halife
Türbesi, Keşap-Yolağzı köyü Gökçeoğlu Hüseyin Efendi
Türbesi.
Hastalıkların şifalarının tabiatta bulunduklarına dair
Türk inancının bir belirtisi kısırlığın tedavisi
girişimlerinde de görülmektedir.
Giresun'da hamile kalmak için sıcağa oturtma denilen
bir adet vardır. Bunun için başta ısırgan otu olmak
üzere, üç-beş çeşit ot toplanıp bir karışım
hazırlanır. Hazırlanan bu karışım bir kaba konularak
üzerine kaynar su dökülür ve hamile kalmak isteyen
gelin bu sıcak buğunun üzerine oturtulur. Bu uygulama
kullanılan otlar-bitkiler farklı olsa da Türk
dünyasının hemen tamamında görülür.Giresun ve
havalisinde evde kadın veya erkek kepçe ile su
içerlerse kız çocukları olurmuş, cezve ile içerlerse
zengin olurlarmış.
Aile halkı doğacak
çocuğun erkek olmasını candan diler. Aileye göre bir
erkek çocuk bir ocak umududur.
Düğünden sonra eve gelen gelinin kucağına çocuk
verilmesi geleneği yaygındır. Gelinin bu sayede bol
çocuğu olacağına ve kısır kalmayacağına inanılır.
İp
üzerine oturan kişinin kız çocuğu olacağı inancı yine
Giresun'un bütün köylerinde vardır.
Bıçak
ve kesici alet üzerine oturan gelinin erkek çocuğu
olacağına inanılır. Süpürge üzerine oturan kişinin çok
kızı olacağı söylenmektedir.
Doğum sonrası bebeğe ve
anneye al karısının musallat olmaması için bir çok
uygulama yapılır. Bebeğin ve annenin yatttığı yatağın
yanına bıçak, balta, süpürge gibi aletler konulur.
Ayrıca kırkı çıkmamış çocuğun bezleri akşamdan sonra
dışarıda bırakılmaz. Yürüme zamanına gelen her çocuk
Cuma günü cami kapısına götürülür. Cuma namazından ilk
çıkan kişiye çocuğun ayağına bağlanan kırmızı ip
kestirilir. Bu işlemin adına "ayak bağı kesmek" adı
verilir.
Ordu'da gelin alayının yolunun kesilerek bahşiş
alınması sırasında ilgi çekici bir uygulama yapılır.
Bu uygulamada, çoban, sürünün en güzel ve ağır koçunu
atının önüne çeker. Eğer gelin, bu koçu tek eliyle
çekip atın üstüne alabilirse koç onun olur.
Başaramazsa, koçun bedelini çobana ödemek zorundadır.
Bu uygulamayı atlı göçebe medeniyeti devrinin bir
kalıntısı kabul etmenin doğru olabileceğini
düşünüyoruz.
Rize, Trabzon, Giresun, Ordu ve Samsun bölgelerinde
gelin çıkarılırken, eve getirilirken silah atılır. Bu
uygulamanın temelinde ay ve güneş tutulmasında teneke
çalmak, gürültü yapmak, olumsuz bir söz söylendiğinde
tahtaya vurmak şeklinde karşımıza çıkan gürültü yapma
suretiyle kötü güçleri korkutmak anlayışı vardır.
Trabzon'da cin çarptığına inanılan bir hastayı okurken
yanında silahla ateş edilir. Bu şekilde cin korkar ve
hastanın vücudundan çıkarmış.
Trabzon Şalpazarında gelin eve girerken kapıdaki
kazanı tekmeler, kapıya gerilen sarı veya kırmızı
ipliği koparır. Eşik üzerine konulan su dolu tası
tekmeleyerek suyu evin içine döker.
Düğünün kısa bir süre
sonra genellikle bir hafta içinde yeni evlilerin kız
evini ziyaret etmesine Trabzon'da yedi, yedileme;
Giresun'da yumurta yeme adı verilir. Burada gördüğümüz
yedi rakamı Türklerdeki kutsal sayılarla ilgilidir.
Ölüm
hayatın halk inançları itibariyle önemli ve son
safhasıdır. Halk inançlarında bu safha ile de ilgili
inançlar ve dini uygulamalar vardır. Bunlardan bir
kısmı tevhit inancının en son ve en tekamül etmişi
olan Muhammedilik'e, evvelki dinlerin akaidlerinden
girmiştir. Bir kısmı ise halkın pratik bazı olumlu
sonuçlar almak için muhayyilesinden çıkmıştır. Eski,
Türkler ölünün defin töreninden sonra üç, yedi, yirmi,
kırkıncı ve yıl sonlarında anma törenleri yapmaktaydı.
Giresun ve yöresinde ölüm ve ölümle alakalı çeşitli
merasimler yapılmaktadır. Ölümden sonraki yedi, kırk
ve elli günlerde ölüyü anma törenleri yapılır. Bu
törenlerde Mevlit ve Kuran okunur. Gelenlere yemek,
şerbet, helva ve şeker ikram edilir. Ölünün defninden
bir gün sonra ölü evine komşuları tarafından yemek
getirilir. Cenaze sonrası helva dağıtılır. Bunun
ölünün ruhuna gideceğine inanılır.
Cenaze evden çıkarken hayvanların bağırması halinde
ölenin amelinin iyi olmadığına inanılır. Bu inanç
yöremizin tamamında kabul edilir. Ölü yıkandıktan
sonra bir daha ölüm olmasın diye teneşir tahtasının
ters çevrilmesi veya tekmelenmesi Çanakçı ve civarında
yaygındır. Ölü yıkandıktan sonra yakınlarının üzerine
ölünün hakkının bağışlanması niyetine su serpilmesi
geleneğe Yağlıdere ilçesi ve civar köylerde devam
etmektedir. Mezarın başında ışık yakılması da eski
Türk inançlarının bakıyesidir.
Doğu
Karadeniz bölgesinde ölünün gömüldüğü birinci gün,
bazılarında yedinci, kırkıncı veya elli ikinci
günlerden birinde yahut bir yıl sonra kurban kesildiği
ve bütün köyün veya obanın davetli olduğu ölü aşı, ölü
yemeği adlı bir ziyafetin verildiği görülür. Ölülerin
ruhları için hayır işlemenin bir takvime bağlanması
Gök Tanrı inancının uzantısıdır. Seney-i Devriye,
mezar onartılması Hunlar döneminden günümüze kadar
gelen Eski Türk inancıdır.
Eski
Türklerde muska-tılsımlar kullanma adeti ve bu
tılsımların her türlü bela ve afetlerden koruyacağına
dair inanç çok yaygın olarak görülür. Yapılan sihiri
engellemek için kurşun döktürme adeti Şamanizmin
kalıntılarıdır.
Giresun ve yöresinde kurşun döktürme adeti yaygın
olarak devam etmektedir. Kurşun döktürme işi hem
kötülüklerin bertaraf edilmesi için hem de iyiliklere
kavuşmak için yapılmaktadır.
Halk
inançlarında birtakım "uğursuzluk" arandığı da
bilinmektedir. Bunların bir kısmı haftanın veya yılın
muayyen günlerinde iş yapılabilmesi ile ilgilidir ki,
bunlar muhtemelen geçmiş inançlardaki dini muhtevalı
günlerdir. Yine bazı hayvanların "uğur" veya
"uğursuzluk" getireceği inancı totemizmin izleri
olarak değerlendirilebilir.
Hıdırellez'de (6 Mayıs) doğacak çocuk ve buzağıların
sakat doğmaması için tarlaya sebze tohumu ekilerek
sakatlığın ve hastalığın tohumlara geçeceğine dair
inanç Piraziz, Bülbüllü ve Kılıçlı köyünde
yaşatılmaktadır.
Yörede Rumi 1 Mart günü evlere uğurlu sayılan bir kişi
getirilir. Bu genellikle çocuklardan seçilir. "Mart
bozumu" adı verilen bu işlem sayesinde o yılın
bereketli geçeceğine inanılır.
Rumi
1 Mart'ta eve sabah namazından sonra bir kuzu
getirilip evin gezdirilmesi ve eve su serpilmesi
inancı yaygın olarak Piraziz'in Bülbüllü köyünde
yaşatılır.
Baykuş ötmesinin uğursuzluk sayılması, bu mahallede
bir kişinin öleceğine delalet sayılması. Bulancak ve
köylerinde günümüzde de yaygın olan bir inançtır. Aynı
şekilde köpek uluması da uğursuzluk sayılmakta yine
bir kimsenin öleceğine işaret kabul edilir.
Sabahın erken saatinde tavşan görmenin uğursuzluk
sayılması. Yağlıdere ve civarında
görülmektedir.Terme'de evlerin bacalarına şişe
konulması adeti vardır. Evde bulunan bakire kızların
sayısını simgeleyen bu uygulama Hitit ana tanrıçası
Kibele'ye dayanmaktadır. Termeliler bacalarındaki
şişelerin bakire kızları belirttiğine şiddetle karşı
çıksalar da Terme'ye komşu olan bölgelerin halkı
bakire kızlar konusunda ısrarcıdırlar. Termelilere
göre şişe uygulaması leyleğin baca üzerine yuva
yapmasını engellemek içindir.
SONUÇ
Doğu Karadeniz bölgesinden
verdiğimiz ve eski inançlarımızın hala yaşadığını
gösteren bu örneklerin bir kısmı da şüphesiz İslami
karakterlidir. Biz kültür zenginliklerimizin gün
ışığına çıkması ve kültürümüzün köklerinin tespite
katkımız olsun diye bu tespitleri sıralamaya çalıştık.
Bu sahada ele alınacak kültürel değerlerimiz elbette
bu kadar sınırlı değildir. Ayrıca Doğu Karadeniz
bölgesi tabirinden bu derece kısıtlı bir alan
kastedilir ise sağlıklı bir tanım olamaz. Bütün yurt
sathını bir çalışmanın hacmine sığdırmak, böyle bir
çalışmanın içerisinde; Türk inanç yapısının
genişliğine ve derinliğine bütün boyutlarını ele almak
inanç kavramı kapsamına giren her türlü değer
yargılarını yaşayan pratiklerle karşılaştırabilmek
oldukça zordur. Derya olan Türk kültürüne bir zerre
katkımız olur ise kendimizi bahtiyar addedeceğiz. Bunu
yaparken gördük ki, millet olarak Doğu Karadeniz
bölgesinde İslamiyetten evvelki kültür varlıklarımızla
birlikte yaşamaktayız.
Kaynak: Kültür Bakanlığı ile Anadolu Erenleri Kültür
ve Sanat Vakfı işbirliğinde, 23-28 Ekim 2000
tarihlerinde, Ürgüp / Nevşehir'de gerçekleştirilen
"Uluslararası Anadolu İnançları Kongresi
bildirilerinden hazırlanan, Ervak Yayınları, Bilim
Kültür Dizisi "ULUSLARARASI ANADOLU İNANÇLARI KONGRESİ
BİLDİRİLERİ" adlı kitaptan alınmıştır.
|
|
MedyumALeYNa
Nasıl ulasacaksınız?
T ürkiye'den
bakım isteyenlere
250 turkcel
konturdan az olmamasi
ve msn den sifreyi yazmak kaydı ile fala
bakılır
altaki hesaba ön
ödeme kosuluyla alınır
Avrupa
ve diger Ülkelerde yasayanlardan
20
€. alınır.Türkiye
iş bankası hesap no:7603
04 21 711
sube kodu 7603
DOST SiTeLER
|
|
| |